Seni Kendi Ellerimle Polise Veririm! – Yargı

Dizinin bu bölümünde gerilim tavan yapıyor, sırların üzerindeki perde bir bir aralanırken karakterler arasında güven, ihanet ve acının sınırları silikleşiyor. Ceylin’in eline geçen sahte kimlik ve hesap defterleriyle başlayan fırtına, Parla’nın gizemli para aklama işine bulaşmış olabileceğini ortaya çıkarıyor. Ceylin, öfke ve şaşkınlık arasında sıkışırken “Kendi ellerimle seni polise veririm” diyerek yeğenine gözdağı verirken aslında içinde fırtınalar kopuyor. Parla’nın korku dolu bakışları, hatasının büyüklüğünü fark ettiği o anı ele veriyor. Genç kız çaresizce yalvarıyor, “Annemlerin yüzüne bakamam, ne olur kimse bilmesin.” Ceylin’in elleri titriyor ama yüzünde taş gibi bir ifade var; vicdanıyla yasaların arasında bir çizgide yürürken, herkesin hesabını vereceği bir dönemin başladığı belli oluyor. Sorgu odası gibi ağır bir atmosferde geçen sahnede, Ceylin’in bastırılmış öfkesi “Siz ne kadar büyük bir suç işlediğinizin farkında mısınız?” sözleriyle patlıyor.

Ancak dizinin bu bölümünde sadece suç değil, yıkıcı bir kayıp da sahneye taşınıyor. Ceylin, babası Zafer’in gemiden inmediğini öğrenince yavaş yavaş bir kabusun içine çekiliyor. Limandaki sessiz kalabalığın arasında, “Babam bu gemideydi, biliyorum” diyor, sesi titriyor ama gözlerinde hâlâ bir umut parıltısı var. Fakat kaptanın soğuk cevabı her şeyi yıkıyor: “Zafer Erguvan diye biri yoktu.” O anda Ceylin’in dünyası donup kalıyor. İnkar, korku, çaresizlik… Hepsi aynı anda yüzüne çarpıyor. Konsoloslukla, polisle konuşmalar, aramalar derken gerçek yüzünü gösteriyor: ormanda bulunan bir ceset, kimliği belirsiz ama üzerinde babasının eşyaları var. Herkes sustuğunda sadece Ceylin’in kalp atışları duyuluyor, “Göster o zaman… Nerede babam?” diye haykırıyor.

Ceylin morgun kapısında bir taş kesiliyor. “Babamı göreceğim!” diye bağırıyor, kimse tutamıyor artık onu. Fakat savcının sesi buz gibi yankılanıyor: “Yüzü tanınmaz halde, üç ay önce ölmüş.” O anda dizinin en yıkıcı sessizliği başlıyor. Ceylin’in dizlerinin bağı çözülüyor, çığlıkları duvarlara çarpıp yankılanıyor, “Olamaz, ölmüş olamaz, babam ölmüş olamaz!” Sahnede müzik yükselirken, zaman duruyor. Kadının sesi kırılıyor, “Elini de mi tutamam?” diyor, elleri havada boşlukta kalıyor. Babasının eşyalarına sarılıyor, eski bir yüzüğü tutarak fısıldıyor: “Ben almıştım, çok sevmiştim.” Artık sadece hatıralar kalmış.

Ceylin’in dünyası yıkılırken bir diğer cephede Ilgaz kendi öfkesinin savaşını veriyor. “Yaptıklarının bedelini ödeyecekler” diyor, Çınar’ın ve diğer gençlerin karanlık işlere bulaşmasını affetmiyor. Ceylin, acısının içinde bile “Ailem perişan olur” diye yalvarıyor ama Ilgaz’ın yüzü taş gibi. “Eğer onların üstünü örtersek kendi canavarlarımızı yaratırız.” Bu sözler, dizinin en derin mesajını veriyor: suçun bedeli mutlaka ödenir. Fakat bu sırada bir baba cesedinin bulunması, bir kızın hayatını paramparça ederken diğerlerini de kendi vicdanlarıyla baş başa bırakıyor. Ceylin’in gözlerinden yaşlar süzülürken “Ben o toprak altındayken güldüm, eğlendim, uyudum” diyerek kendini affedemiyor.

Bölümün finalinde karanlık sessizlik içinde oturuyorlar. Kriminalin önünde soğuk bir gece, Ceylin başını eğmiş, “Babamı bırakmayacağım, burada bekleyeceğim” diyor. Ilgaz sessizce yanında oturuyor, sadece “Yanındayım” diyebiliyor. Seyirciye o an bir sessizlik bırakılıyor; müzik yavaşça yükseliyor, kameralar yüzlerine odaklanıyor. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ceylin’in adalet inancı sarsılmış, kalbi kırılmış ama gözlerinde hâlâ bir direniş ışığı var. Bu bölümde Yargı, sadece bir suç hikayesi değil, aynı zamanda insanın kayıpla, suçla ve vicdanla yüzleştiği bir trajediye dönüşüyor. Babasını kaybeden bir kızın çığlığı, adaletin sessiz duvarlarına çarpıp yankılanıyor: “Ben kendimi asla affetmeyeceğim.”