Ben Seni Utandıracak Bir Şey Yapmadım – Yargı

Ben Seni Utandıracak Bir Şey Yapmadım: Ceylin’in Sessiz Çığlığı

Yargı’nın son bölümü, izleyiciyi bir kez daha duyguların en derinine sürükledi. “Ben Seni Utandıracak Bir Şey Yapmadım” başlıklı sahne, Ceylin’in iç dünyasındaki fırtınayı, bir evladın babasına duyduğu sonsuz sevgiyle karışık vicdan azabını yürek burkan bir biçimde perdeye taşıdı. Babasının ölüm haberini aldığı andan itibaren çöken sessizlik, Ceylin’in kalbinde yankılanan bir çığlığa dönüştü. O, babasının sevgisinden asla kuşku duymamış, ama onun gidişiyle birlikte kendini suçlamaya başlamıştı. “Beni utandırmadım baba” derken aslında kendi varlığına, kendi doğruluğuna tutunuyordu. Bir evladın en derin korkusu olan “onu hayal kırıklığına uğratmak” fikriyle kavrulan Ceylin, bir yandan babasının ardından gözyaşlarına boğulurken, diğer yandan içinde yanan adalet ateşini korumaya çalışıyordu.

Evin içinde soğuk bir sessizlik vardı. Anne Gül, sofraya babasının en sevdiği yemekleri dizmişti; oysa sofranın başı artık boştu. “Birlikte yeriz diyordum,” dediğinde sesi titredi, ama ardından gelen cümle her şeyi anlatıyordu: “Bizim Zafer’i sevdiğimiz kadar Zafer bizi sevmemiş demek ki.” Gül Hanım’ın bu sözleri sadece bir annenin kırgınlığını değil, yılların birikmiş acısını da dışa vuruyordu. Parla ise hâlâ bir umut kırıntısına sarılmıştı: “Bir aksilik olmuştur anne.” Ama o aksilik artık geri dönüşü olmayan bir gerçekliğe dönüşmüştü. Ceylin eve girdiğinde gözleri şişmiş, dudakları titriyordu. “Anne… babam…” dediğinde, evin duvarları bile ağladı sanki. Bir annenin dizlerinin üzerine çöküşü, bir kızın babasının ardından yıkılışı… Bu sahne, kelimelerin ötesinde bir yasın, bir ailenin paramparça oluşunun sessiz tanığıydı.

Cenaze günü geldiğinde herkes oradaydı ama kalpler donuktu. Ilgaz, bir eş olarak değil, artık ailenin bir parçası olarak yanlarındaydı. “Ben burada herhangi biri olarak bulunmuyorum, Ceylin’in kocası olarak buradayım,” derken sesi kararlı ama kırık çıkıyordu. O da biliyordu ki, bu acının yükü sadece Ceylin’in değil, artık onların ortak kaderiydi. Fakat huzuru bozacak biri vardı: Yekta. Ceylin’in öfkesini tetikleyen, babasının adını ağzına alan bir düşmandı o. “Babamın adını ağzına alma!” diye haykırdığında, aslında sadece Yekta’ya değil, tüm adaletsizliğe karşı bağırıyordu. Gözyaşları arasında, mezarın başında diz çöktü ve babasına seslendi: “Ben seni utandıracak bir şey yapmadım. Kardeşime ihanet etmedim.” O an, hem babasına hem kendine hem de adalete bir yemin gibiydi bu söz.

Taziyeler, dualar, Yasin sesleri… Herkes bir ağızdan “Başınız sağ olsun” diyordu ama Ceylin’in başı kalkmıyordu. İçinde, bir çocuğun babasının elini son kez tutamamanın acısı vardı. “Elini tutamadım, kokusunu çekemedim içime,” diye ağlarken, yanında annesi Gül’ün titreyen sesi yankılandı: “Anneler, babalar evlatlarına küsmez kızım. Affetmiştir seni. Daha kapıdan çıktığında affetmiştir.” O teselli cümlesi, bir yandan yürek ısıtırken bir yandan daha derin bir acıyı çağırıyordu. Çünkü Ceylin, babasının affını duysa bile kendi kendini affedemiyordu. O, bir kez daha “Ben nasıl yaşayacağım?” diye sorduğunda, cevap aslında annesinin gözlerinde gizliydi: “Sen kalk ki biz de kalkabilelim.”

Son sahnede Gül Hanım’ın sözleri sadece Ceylin’e değil, tüm izleyenlere dokundu: “Bu acıyla bir tek sen baş edebilirsin. Tıpkı kardeşinin ardından yaptığın gibi şimdi babanın ardından da görevini yap.” Ceylin, o anda babasının mezarına son kez baktı. Rüzgar saçlarını savururken, gözlerinden süzülen yaşlar bir andan diğerine kararlılığa dönüştü. Artık ağlamayacaktı. Babasının ardından yas tutmak yerine, onun adını temize çıkarmak için savaşacaktı. Çünkü o, babasını utandırmamıştı. Aksine, babasının onurunu, ailesinin gururunu koruyacak kadar güçlüydü. Yargı, bu bölümde bir kez daha bize gösterdi: Gerçek adalet bazen mahkeme salonlarında değil, bir evladın yüreğinde başlar.