Bizim Yüzümüzden Biri Öldü – Yargı

Gece yarısının soğuk asfaltında başlayan bir kovalama, Villa’nın koridorlarındaki fısıltılardan çok daha gürültülü bir çığlığa dönüştü; Ceylin ile Ilgaz’ın nefes nefese takip ettiği Niyazi’nin peşinde bir umut, bir sorumluluk, belki de bir hata vardı. Kuzey Marmara otoyolunun lambaları altında hızlanan aracın çığlığı, takla atan vicdanların yankısı oldu; “Dur!” diye haykıran sesler, çabalar, fren izleri… Hepsi bir araya gelince bir insanın hayatını kurtarmaya yeter mi diye başlayan soru, çok geçmeden cehennem gibi bir gerçekle karşılaştı: Niyazi kendini yola attı ve araba çarptı. O an, takip etmenin sorumluluğu ters yüz oldu; “Bizim yüzümüzden mi öldün?” diyen iç çekişler, vicdanın ilk kırılma sesi olarak düştü sahneye. Olay yerindeki kaos, yardım çağrıları arasında bir suçlunun peşinden koşmanın meşruietiyle ilgili ilk tartışmayı ateşledi; vatandaşlık mı, pervasızlık mı, yoksa kimliği belirsiz bir adama parmak sallamak mı cinayetin kıyısına itti bizi?

Adliye koridorlarına taşınan bu drama, ifadelere sığdırılmaya çalışıldı; savcılığın soğuk ışıkları altında Ceylin’in ve Ilgaz’ın anlatacakları, bir suç mahallinin değil, bir vicdan mahkemesinin gündemiydi. “Niyazi şüpheli miydi?” sorusu, seyirciye değil hukuka sorulmuş olsa da, herkesin zihninde aynı yankıyı uyandırdı: takip etmenin etiği nerede başlar, nerede biter? Ceylin kaynak açıklamamakta ısrar etti; bir kolluk kahramanından aldığı ipucu, onu evinin önüne kadar götürmüştü ama kimlikleri ve niyetler gölgede kalmıştı. Savcılık heyeti, polis ve avukatlar arasındaki gerilim, sadece olayın teknik ayrıntılarından değil, güven duygusunun paramparça olmasından doğuyordu. “Biz bir şey yapmadık” diyen sesler, aslında herkesin yaptığı kadar suçlu olduğunu itiraf etmiyor muydu? Olan olmuş; ölü bir adam vardı ve geriye kalanlar, kendi davranışlarının hesabını vermek zorundaydı.

İnceleme ilerledikçe sahne arkasında başka isimler belirmeye başladı: Pars, Yekta, Neva, Murat… Her biri bu hikâyede bir köşe taşı gibi yerleştirildi; şoför Murat’ın itirafı, Yekta’nın gölgeli geçmişi, Pars’ın çevresinde dönen söylentiler… Niyazi’nin ayakkabı numarasıyla oynanmış gerçek, adli tıp raporlarıyla gündeme geldiğinde; küçük ayrıntıların nasıl büyük yalanları açığa çıkardığı görüldü. Bir tetikçi ihtimali, takipsizlik iddiasını silip atıyor, “kimin tuttuğu” sorusunu merkezine yerleştiriyordu olgunlaşan şüphelerin. Ekip içindeki suçluluk duygusu, “iyi niyetli bir vatandaş” ile “suçluyu adalete teslim etme” arasındaki ince çizgide kayıyor; polislerin insani zaafları ve stratejik hatalar, soruşturmayı bir suçlu avına dönüştürmek yerine, iç hesaplaşmalara sürüklüyor.

Ekibin içinde parçalanan güven, dışarıdaki medyanın kışkırtıcı bir diline karıştıkça işler daha da çetrefilli hale geldi. İnternet sitelerinin manşetlerinde eski savcıların, dosya devirlerinin gölgesi dans ederken, herkes kendi pozisyonunu savunmak zorunda kalıyor; “Yekta mı? Neva mı?” tartışmaları, gerçek suçluyu saklamak için mi yoksa bir günah keçisi yaratmak için mi alevlendiriliyordu? Soruşturmanın “geniş resmine bakma” fikri bir tür strateji oyununa dönüştü; delilleri eleyip adım adım ilerlemek gerektiği konuşulurken, ekip içindeki bireysel kırgınlıklar ve öfke patlamaları işin meşakkatini artırdı. “Ben bir hata yapmadım, sadece adalete yardım ettim” diyenlerin savunması, artık mahkeme salonunun değil, vicdanın kapısını çalıyordu.

Ve tüm bu çatışmanın ortasında kalan tek gerçek, bir insanın artık geri gelmeyecek oluşuydu; Niyazi’nin ölümü, yalnızca bir dosya numarası değil, yaşanmış bir trajediydi. Sorgu odalarında sarf edilen kelimeler, sahada dökülen terler, kaygıyla açılan gazeteler ve mahkeme salonuna taşınan hesaplaşmalar; hepsi bir arada Türkiye geceyarısının soğuk bir sabahına uzanıyordu. Bu hikâye, bir yandan suçun ve suçluluk duygusunun anatomisini gösterirken, diğer yandan da adalet arayışının insanı nasıl yıprattığını, ekip bağlarını nasıl erozyona uğrattığını ve iyi niyetlerin bile bazen felakete nasıl yol açabildiğini acımasızca hatırlattı. Son söz olarak, kimse niyetinin katil olmadığını iddia edemezdi; çünkü bu hikâye, suçun yalnızca bir hareket değil, bir dizi insan davranışının –peşinden koşma, müdahale etme, susma ya da itiraf etme– trajik bir birleşimi olduğunu haykırıyordu.