Juicio (Yargı) Capitulo 8

İstanbul’un gri sokaklarında bir adalet oyunu daha sahneleniyor; “Yargı”nın sekizinci bölümü, ihanetin, vicdanın ve kanıtların acımasız kıskacında yankılanan bir dram sunuyor. Mahkeme koridorlarının soğuk taşları üzerinde başlayan gün, bir ailenin en mahrem sırlarını birer birer yüzüne çarpıyor. Çınar’ın adı, elim bir cinayet dosyasının merkezine yerleşirken; avukat Ceylin’le savcı Ilgaz arasındaki güven ipi geriliyor, çatlıyor, kimi an kırılıyor. Salonun sert ışıkları altında, delillerin gölgesinde dönen söz düelloları, sadece hukuku değil, insan ilişkilerini de tartıyor: “Delil midir? Değildir. Suçtur.” cümlesinin ardında yatan soru, masumiyetin mi yoksa kuralsızlığın mı galip geleceği oluyor.

Mahkeme salonunda gerginlik tırmanırken dış dünyada hayat kırılgan teller gibi titreşiyor. Maktulün yakınlarının acısı, hakim kürsüsünde savunmaların ritmiyle çarpışıyor; bir anne, evladının nasıl öldüğünü bilme hakkını ısrarla arıyor, bir baba ise oğlunun adını temize çıkarmaya çalışırken karanlık ipuçlarıyla boğuşuyor. Çınar’ın sessizliği, bazılarına korkaklık, diğerlerine umutsuz bir masumiyet belirtisi gibi görünüyor. Avukatların yüksek sesli tartışmaları ve gazetelerin habercilik hırsı arasında bir aile paramparça; bugünün adaleti, dünün sırlarıyla yüzleşiyor. Ilgaz’ın vicdanı bir savcı olarak görev ile bir abi olarak kanayan bir kalp arasında kıvrılıyor; “Ben babamın oğluyum” derken, kendi içindeki adalet terazisini de tartıyor.

Ceylin’in rolü bu bölümde iki ucu keskin bir bıçak gibi. Bir yanda mesleğin kuralları, müvekkil gizliliği ve dosyanın soğukkanlı takibi; diğer yanda kişisel ihaneti tatmış bir kadının kahır dolu çığlığı. “Biri katil, biri de vicdan yoksunu yalakası!” diye haykırışı, artık sadece bir savunma hamlesi değil; kırılan güvenin, yanmış umutların ve yeniden inşa edilemeyecek güvenlerin simgesi oluyor. Mahkeme dışındaki bulgular—kanlı tişört, parmak izleri, çantadaki izler—bir mozaik gibi serilirken parçalar birbirine uymuyor; eksik, çarpık ve tehlikeli. Zafer’in adı, Metin’in gölgeleri, evlerin kiralarıyla gizli transferler; her küçük detay aile içindeki çürümeyi aydınlatıyor, ama aydınlatma aynı zamanda yakıyor da.

Bölüm ilerledikçe, hikâye sadece suç ve ceza sarmalına sıkışmıyor; insan ilişkilerinin, sadakatin ve onurun sınanmasına dönüşüyor. Çınar’ın tutuklanması, ailenin savunma çizgisini paramparça ediyor; halkın bakışı, medyanın ön yargısı ve kurumların sert adımları karşısında bir çocuğun büyümesiymiş gibi hafızalarda yer ediyor. Kayıp bir çanta, üzerinde Inci’ye ait izler; DNA sonuçlarının gölgesindeki belirsizlik, adli tıbbın sessiz ama kesin diliyle çarpışıyor. Her yeni bulgu bir kapıyı açıyor ama kapıların ardında daha karanlık koridorlar uzanıyor. İzleyenler, kimliği belirsiz bir suçun peşine değil, insan ruhunun sınandığı bir labirente çekiliyor.

Ve son perde: İçeride ve dışarıda hüküm süren bir sessizlik değil, aksine fırtınaya dönmüş bir hesaplaşma. Ceylin’in gözlerinde biten bir merhamet, Ilgaz’ın yıpranmış duruşunda bir kardeşin çaresizliği, Metin’in gölgede kalan sırlarında ise bir ailenin ağır bedeli okunuyor. “Bu hayatta tek güvendiğim sensin” sözü, artık hem bir umut hem de ağır bir yük; çünkü güven bir kez kırıldığında onarması, mahkeme kararlarından çok daha zordur. “Yargı” bu bölümde adaletin mekanik terazisini değil, insanın içindeki teraziyi tartıyor: suçlu kim, mağdur kim, vicdan nerede duruyor? İzleyici salonu terk ederken bir soru kulaklarda çınlıyor: Hukuk ne kadar adilse, insan kalbi o kadar kırılgandır — ve kırılmış kalplerin tamiri, bazen hiçbir kanıtla, hiçbir kararla mümkün olmayabilir.