Senin Kalbin Yok Mu? – Yargı
Senin Kalbin Yok Mu? – YARGI: Aşkın, Adaletin ve Karanlığın Aynasında
[Müzik] Geliyorum… Hoş geldin… Ceylin’in sesi yankılanıyor boş duvarlarda, yeni bir evin, yeni bir başlangıcın vaadini fısıldayarak. Her kelimesinde bir umut, her adımında geçmişin külünden doğan bir cesaret var. Şehre dönerken özür diliyor ama Ilgaz’ın gözlerinde bir affedişten daha fazlası okunuyor: yeniden başlama arzusu. Ev boş, duvarlar gri, ama kadın kalbinin içinde bir bahar büyüyor. “Burası bizim evimiz Ilgaz,” diyor, sesi titreyen bir giai điệu giữa tình yêu và niềm tin. Yuvarlak bir masa istiyor çünkü “köşeli olmak” zaten yeterince onun kaderinde var. O yüzden masa yuvarlak olmalı, çünkü aşkın da keskin kenarları yumuşamalı. Mumlar yanıyor, lambalar çalışmıyor ama o fark etmiyor; zira karanlık bile romantik görünür, yanında sevdiğin adam varsa. Her köşeyi planlıyor, her odada bir gelecek hayal ediyor – “Burası da bebeğimizin odası olacak.” Onun cümlesinde umutla birlikte bir nỗi sợ mảnh mai ẩn hiện: çünkü hayat, Ceylin için asla sadece huzurdan ibaret olmadı.
Ama o huzurun fragmanı, kaderin eliyle hemen kesiliyor. Telefon çalıyor. “Abi, Çınar yok.” Birkaç kelime, bir buz kesen sessizlik. Bir ev, birkaç dakika önce kahkaha doluyken, şimdi soğuk bir mahkeme salonuna dönüşüyor. Ilgaz’ın gözleri, savcı bakışına geri dönüyor; Ceylin’in kalbi yeniden bir davanın tanığı oluyor. “Yine bir şeyler oluyor,” diyor o, “ve ben feci kaçırıyorum.” Kadın içten içe biliyor: mutluluk, onların hikayesinde hep kısa vadeli bir izin. Ilgaz giyinip gidiyor; olay yeri, kan, kayıp, yalan… her şey yine onları çağırıyor. Ve bu kez aralarında konuşulmamış bir cümle asılı kalıyor: Senin kalbin yok mu, Ilgaz? Çünkü o her defasında adaletin peşinde koşarken, Ceylin’in yüreğinde bir parça daha eksiliyor.
Gecenin derinliğinde, Çınar’ın izleri kaybolurken şehir bir kez daha nefesini tutuyor. Metin’in çaresizliği, Eren’in öfkesi, Ilgaz’ın sessizliği arasında bir baba “Ben buraya getirdim, sonrası bende yok,” derken sadece bir oğlunu değil, bütün bir geçmişi de kaybediyor. Kamera yüzlere yakınlaşıyor; Toygar Işıklı’nın müziği yumuşak ama hançer gibi giriyor kalbe. “Savcı işler çirkinleşiyor,” diyor biri, ama asıl çirkinlik kaybolan insanlarda değil, kaybolan vicdanlarda saklı. Yekta sahneye giriyor – hâlâ soğukkanlı, hâlâ sinsice gülümseyen. Ceylin’in babasının katili bulunmamış, ama onun kalbi bir kez daha parçalanmış. Adalet yine gecikmiş, sevgi yine sınanmış. Ve o an, Ilgaz’ın sessizliği bir duvar gibi yükseliyor aralarına.
Derken beklenmedik bir sahne: Yavuz dışarıda. Ceylin onu görünce donup kalıyor. “Bu adamın dışarıda ne işi var lan senin dışarıda?!” diye bağırıyor, sesi yankılanıyor adliye koridorlarında. Öfke, acı, inançsızlık hepsi birbirine karışıyor. Çünkü babasının katilinin özgür olması, onun için ikinci bir ölüm. Pars araya giriyor ama faydasız; çünkü Ceylin’in gözlerinde artık sadece bir soru var: Babamı kim öldürdü? Ilgaz onu sakinleştirmeye çalışıyor, ama kadın artık hiçbir şeye inanmak istemiyor. “Yavuz’u bıraktığına göre biliyorsun kimin öldürdüğünü söyle,” diyor, gözlerinden yaş değil, ateş akıyor. Ilgaz susuyor, ama sessizliği cevap kadar keskin. O artık sadece bir savcı değil, bir adamın ve bir kadının arasındaki son duvar.
Son sahnede Ilgaz telefonla konuşuyor. “Çınar’ın nerede olduğunu öğrendik,” diyor. Herkes harekete geçiyor: Eren, Pars, hatta Neva bile bu karanlık ağın içinde bir düğüm gibi yer alıyor. Ama arka planda Ceylin’in sesi yankılanıyor, kırık ama kararlı: “Ben niye yalnızım ya? Gelecektin, bizden daha önemli ne olabilir?” O, hâlâ seviyor. Hâlâ inatla, öfkeyle, gözyaşıyla seviyor. Ve tam da bu yüzden, “Senin Kalbin Yok Mu?” sadece bir replik değil, bir yargı: aşkın, adaletin ve insanın vicdanına kesilen bir dava. Çünkü bu hikâyede hiç kimse tamamen suçsuz değil — ama herkes biraz yaralı. [Müzik]