Tüm Adliye Zafer’in Katilinin Peşinde – Yargı
Sabahın ilk ışıkları adliye koridorlarını bile çökertecek bir ağırlıkla vurdu; Zafer’in kaybolduğu geceyi tekrar tekrar izleyen gözler, birer birer gerçeğin kıyısına sürüklendi. Metin Amir, saplantıya dönüşen bir kararlılıkla katili bulmaya ant içmiş, Pars ise hem hukuk hem de insan olmanın sınırlarında savrulurken olayı parçalara ayırıyordu. Videolardaki boşluklar, mezarlığın sessizliği, arabada bulunan kimlik… Hepsi bir sis perdesinin arkasında belirsizleşiyor; tek somut iz, depoda geçen on dakikalık kilitli sahneydi. Emekli Amir Yavuz’un adı, aniden tüm dikkatlerin merkezine oturdu: Zafer’in ölümünden önce kapatıldığı, günlerce tutulduğu iddiası, intikam mı yoksa hesap kapama mı sorusunu çığ gibi büyüttü. Adliye salonunda yükselen fısıltılar, şüpheyle karışık öfkeler ve “gerçeği söyletme” niyeti, vicdan ile gururun çatıştığı bir arenaya dönüştü.
İçeride geçen konuşmaların soğuk cümleleri arasında insanın kalbi hızla çarpıyordu; Yavuz’un ifadeleri, Amir’in itiraf etmeyeceğini söylemesi, “gururuna yediremez” nidası, olayın ahlaki kıyafetini deşifre ediyordu. Bulunan tabut içindeki silahın kurşunlarla eşleşmemesi, cinayetin planlı mı yoksa yanlış hedefin vurulması mı sorusunu beraberinde getirdi. Metin’in sezgileri, “olay yeri orası değil” diyordu; gömülen silahın oraya konması, bir tür yanıltmaca, izleri temizleme çabası gibiydi. Eren’in ve ekiplerin titizlikle sürdüğü taramalar, hastanenin gece giriş kayıtları, tanık ifadeleri bir araya geldikçe hikâyenin başka katmanları görünür oldu: Zafer’in öldürüldüğü geceyle ilgili tutarsızlıklar, görünmeyen güçlerin parmak izleri ve bir yargı mekanizmasının kendine kapattığı kapılar.
Adliye koridorlarının ötesinde, insan hikâyeleri kanayan yaralar gibi açılıyordu; Ceylan’ın babasının dosyasındaki eski ipuçları, Yavuz’un rolünü farklı bir boyuta taşıyordu. “Babam susturuldu mu?” sorusu, sadece bir suçlunun peşinden koşmanın ötesine geçiyor, adaletin nasıl pazarlanabildiğini, güç dengelerinin nasıl yozlaştığını sorguluyordu. Pars’ın sessiz öfkesi, Ridvan’ın yokluğunu anımsatıyor; hukuk adamının soğukkanlı hesabı, yerini damarlarında yayılan bir isyana bırakıyordu. Ev aramaları, sorgular ve adli prosedürlerin sıkılaştırılmasıyla cepheden cepheye atılanlar, gerçeğin peşinde daha kararlı bir ritme giriyordu; ama aynı zamanda aileler, sevgi ile öfke, koruma içgüdüsü ile yargı terazisinin soğukluğu arasında yıpranıyordu.
Hastane koridorları, bir diğer tiyatro sahnesi gibiydi; yaralı bedenler, suskun gözler, bekleyen eller… Çınar’ın dikişleri patlayan bedeninden, Metin’in bilinmeyen saldırısına kadar her yara, hikâyenin insan yüzünü gösteriyordu. Metin’in hastanedeki hali, geçmişin ağır elini hissettirdi; bir zamanlar adaleti temsil eden güçlü figür, şimdi kırılgan ve savunmasızdı. Bu kırılganlık, aile bağlarını yeniden dokuyor; Cinar’ın sahte izinle girdiği odada gösterdiği insanlık, hukukun soğukluğunu aşan bir şefkat örneğiydi. Ve Defne’nin travması, bu mücadeleyi bireysel bir intikam savaşından daha fazlasına dönüştürdü: çocukların, masumların ve sessiz mağdurların dramına.
Ve bütün bunların ortasında, soru hâlâ havada asılı: Gerçek katil kim, kimler örtbas ediyor ve neden hedef şaşırdı? Yeni deliller, gecikmiş kayıtlar, küçük detaylardaki tutarsızlıklar bir araya geldikçe, Pars’ın kararı değişiyordu; artık “sadece adalet” değil, “kendi adaletini” arayan bir adam vardı karşımızda. Adliye koridorlarında yankılanan son sözler, yalnızca bir dava değil, toplumun aynasıydı: güvenin kırıldığı, iddiaların zehirli olduğu ve gerçeğin peşinden gitmenin bazen insanı karanlığa çektiği bir arena. Zafer’in kayboluşu, Yavıuz’un hayaletleri ve Metin’in inadı; hepsi, bu şehrin hikâyesinde yeni bir dönemin başlangıcını müjdeliyordu—hem yıkımın hem de ihanetin soğuk gölgesinde bir umut kırıntısı aramak zorunda kalanların hikâyesi.