Yargi en Français 20 (Family Secrets)

İstanbul’un gölgeli sokaklarında sırlar birer birer açığa çıkıyor, Makbule’nin çarşıya inişiyle başlayan sıradan bir sabah, aslında fırtınaların öncüsüydü. Çınar dışarı çıkmış, evdeki sessizlik gerilimin işareti gibiydi. Aynı anda savcılığın soğuk koridorlarında, eksik kalan ifadeler yeniden gündeme geldi. Bir akrabanın hatrı için verilen bilgiler, bir anda tüm dengeleri değiştirdi. Celin’in ismi, Merdan’ın gölgesi, Ilgaz’ın soy ağacına düşen karanlık… Hepsi birleşerek hem aile bağlarını hem de adaletin terazisini sarsmaya başlamıştı. Çünkü bu kez mesele yalnızca bir cinayet değil, geçmişten bugüne taşınan günahların zinciriydi.

Kafelerde fısıldanan söylentiler, adliyede yankılanan sorular ve gizli saklı ilişkiler derken en büyük şok herkesi hazırlıksız yakaladı: Ilgaz ve Ceylin’in ani evliliği. Kimileri bunu soruşturmayı bertaraf etmek için atılmış bir adım olarak gördü, kimileri ise sahte bir nikâhın günün birinde gerçeğe dönüşebileceğini söyledi. Engin öfkeyle “Ben senin şahidin olacaktım” diye haykırırken, çevresindeki herkes bu evliliğin ardında başka hesaplar olduğuna inandı. Dışarıdan bakıldığında prensipli ve soğukkanlı görünen Ilgaz, aslında kalbinin sesini mi dinliyordu yoksa meslek etiğini hiçe mi saymıştı? Ceylin ise bu kararın ağırlığını taşımakta zorlanıyordu, yüzündeki kararlılık bakışları her şeye rağmen içindeki fırtınaları gizleyemiyordu.

Diğer yanda Engin’in giderek artan paranoyası, arabalar, sahte plakalar ve galeriler arasında sürüklenen bir kovalamacaya dönüştü. “Geberteceğim ben bu adamı!” sözleri, yalnızca bir tehdit değil yaklaşan kaosun habercisiydi. İnci’nin ölümü etrafında dönen şüpheler, Osman’ın çelişkili ifadeleri, saklanan mesajlar ve yarım kalmış itiraflar zincirin halkaları gibiydi. Savcıların masasında dosyalar üst üste yığılırken, dışarıda arabaların peşine düşen Ceylin, öfke ve çaresizlikle “İstemiyorum artık durmayı!” diye haykırıyordu. Herkesin omuzlarına yüklenen bu dosya, yalnızca bir katilin bulunması meselesi olmaktan çıkmış, ailelerin, dostlukların ve aşkların sınavına dönüşmüştü.

Ve sonra Merdan ismi yeniden sahneye çıktı. Ilgaz’ın dedesi, on yıl önceki dolandırıcılık dosyası, cezaevinde geçen yıllar… “Yedi köbek suçlular ordusu” denirken, aslında Ilgaz’ın hayatı boyunca kaçmaya çalıştığı gölgeler bir kez daha peşine düşmüştü. Bu kez mesele yalnızca geçmişle yüzleşmek değil, aynı zamanda mesleki itibarını da korumaktı. Çünkü başsavcının odasında konuşulanlar, “etik” kelimesi etrafında dönüyordu. Alelacele kıyılan nikâh, meslek kurallarının ihlali mi yoksa aşkın en cesur hali mi? Pars’ın kuşkuları, basının dedikoduları, Yekta’nın ince hesapları arasında Ilgaz kendini en zor davanın sanığı gibi hissediyordu.

Son perdede ise dramatik bir çöküş izleyicinin yüreğini burktu. Engin’in annesi gözyaşları içinde oğlunu teselli etmeye çalışırken, “Benim temiz kalpli oğlum” sözleri boşlukta yankılandı. İnci’nin mezarında huzur bulması için adaletin yerini bulması gerekiyordu ama deliller her defasında ya eksik çıkıyor ya da yanlış ellere geçiyordu. Bir yanda acısıyla baş edemeyen aileler, diğer yanda kendi vicdanıyla savaşan kahramanlar… İstanbul’un soğuk gecelerinde çarpışan bu hayatlar, izleyenlere tek bir soruyu sorduruyordu: Gerçek adalet mi galip gelecek, yoksa herkes kendi karanlığına yenik mi düşecek?