Yargı İncelemesi: Müge Anlı’nın Bile Şaşıracağı Bir Dram

Yargı dizisinin 186 bölümü geride kalırken, Türk televizyon tarihine alışılmadık bir parantez açıldığını kabul etmek gerekiyor çünkü bu kez izleyici yalnızca entrika, cinayet ve aşk üçgeniyle değil, aynı zamanda senaryonun ironik yanlarıyla da karşı karşıya kalıyor. Spoiler verme imkânı tanıyan ilk yerli dizi olarak kayda geçen Yargı, daha açılış sahnesinde çöp konteynerinden çıkan bavulun içindeki cesetle seyirciyi yakalıyor. Ancak esas şok, başsavcı ve polislerin olayı adeta vinç izleyen esnaf gibi seyretmesinde gizli. Henüz çöpün içindeki banka kartını görmeyen onlarca adam arasında bir tek savcı fark edince, dizinin absürd tonunu hissetmek mümkün oluyor. Daha da ironik olan, cesedin yaşını tahmin edemeyen polislerin panik hâli; seyirci, bu anlamsızlığın içinde hem geriliyor hem gülüyor. İşte tam da burada Yargı’nın draması ile kara mizahı birbirine karışıyor ve dizinin tonunu sıradan bir polisiye olmaktan çıkarıp bir tür toplumsal taşlama hâline getiriyor.

Bavuldan çıkan kartın kime ait olduğu, kimin üstünde hangi kıyafet bulunduğu derken ipuçları doğrudan savcının ailesine işaret ediyor. Ölen kızın üzerinde savcının kardeşinin kıyafetlerinin çıkması, polisin küçük oğlanı nezarete atması ve savcı babanın da bu kararı onaylaması, dramatik gerilimi zirveye taşıyor. Bir aile trajedisi şeklinde ilerleyen hikâyede, savcı olan ağabeyin kendi kardeşinin zanlı olarak görülmesine tanık olması, aynı zamanda adalet ile aile bağı arasındaki o ince çizgiyi seyircinin yüzüne çarpıyor. Bu noktada dizi, sıradan bir cinayet soruşturmasından çıkarak aile içi çatışmalara, kuşaklar arası gerilime ve hukuk sisteminin acımasızlığına yöneliyor. Seyirci, bir yandan gerçeğin ne olduğunu bulmaya çalışırken diğer yandan da karakterlerin birbirine karşı takındıkları tavırların ağırlığını hissediyor. Bu gerilim sahneleri, sanki bir Hasan Karacadağ filminden fırlamış gibi, gerçek ile abartının sınırlarını zorluyor.

Hikâyeye avukat karakterin girişiyle ton bir kez daha değişiyor. Daha önce savcının izinsiz ses kaydı yüzünden nezarete attırdığı avukat, bu kez kardeşin davasında görevlendiriliyor. Başlangıçta şantaj gibi görünen bu işbirliği, ilerleyen dakikalarda dramatik bir ortaklığa dönüşüyor. Avukat yalnızca bir hukukçu değil aynı zamanda adeta Sherlock Holmes’un Çağlayan’daki şubesi gibi davranarak, girdiği ilk evde gizli zulaları buluyor ve ipuçlarını birbirine bağlıyor. Bu süreçte karakterler arasındaki çekişme ve yakınlaşmalar da öne çıkıyor. Ancak Yargı’nın en büyük sürprizi, öldürülen kızın avukatın kardeşi çıkması. Böylece dava artık sadece mesleki bir mesele olmaktan çıkıyor, kişisel bir intikama, acının ortasında devam eden adalet arayışına dönüşüyor. Avukatın “müvekkilim masum, gerçek katili bulacağım” kararlılığı, dizinin dramatik yükünü iki katına çıkarıyor ve seyirciyi hem karakterle özdeşleşmeye hem de olayların karmaşıklığı içinde kaybolmaya zorluyor.

Dizinin ironik ve dramatik yapısı, yan karakterler üzerinden daha da güçleniyor. “Merve’lere ders çalışmaya gittim” klişesi, senaryonun hem toplumsal gerçeklerle dalga geçtiğini hem de seyircinin alışkanlıklarını kullanarak gerilim yarattığını gösteriyor. İki gündür eve dönmeyen kız için kimsenin endişe etmemesi, cesedin kimliği açıklandığında savcının bizzat yüzüne bakma gereği duyması, sahnelerin absürtlüğünü artırıyor. Seyirci bu noktada hem gülerken hem de kahroluyor çünkü her bölümde yeni bir şüpheli ortaya çıkıyor: savcının kardeşi, babası, avukatın eniştesi, hatta mahalledeki balıkçı ya da sütçü. Dizinin en büyük başarısı tam da burada yatıyor; klasik Türk dizilerindeki monotonluğu kırarak, her bölüm sonunda seyirciyi “katil kesin bu” diye düşündürüp bir sonraki bölümde bu fikri yıkıyor. Böylece izleyici sürekli bir beklenti ve şaşkınlık döngüsüne hapsoluyor, bu da diziyi sıradan melodramların çok ötesine taşıyor.

Bölümün doruk noktası, savcının kardeşi Çınar’ın hapiste bıçaklanmasıyla geliyor. Bu olay, zaten karmaşık olan hikâyeyi bir ölüm kalım meselesine dönüştürüyor. Ancak Yargı’nın mizahi tonundan ödün vermeyen senaryo, karakterlerin tepkilerini bile ironik bir şekilde sunuyor. Ağır dramın ortasında, “sıcak temas” beklentisiyle izleyen seyircinin karşısına çıkan tek romantik sahnenin, avukatın savcının sırtından delil olarak sakladığı diş fırçasını alması olması, dizinin kara mizahının zirvesi oluyor. İki buçuk saatlik bölümler, aralara serpiştirilen müzik klipleriyle uzatılırken seyirciye hem duygusal bir mola hem de sabır testi sunuluyor. Yine de kullanılan şarkıların arkasındaki gerçek hikâyeler, tıpkı Bahadır Tatlıöz’ün babasının vefat gecesi yazdığı parça gibi, izleyiciyi duygusal anlamda yakalıyor. Finaldeyse dizi kendini bir gündüz kuşağı programı ile Shakespeare’in Hamlet’inin tuhaf bir birleşimi olarak yeniden tanımlıyor. Çünkü Yargı, bir yandan Müge Anlı tarzı cinayet çözme estetiğini ekranlara taşırken diğer yandan aile trajedileri ve intikam duygularıyla adeta modern bir Hamlet uyarlamasına dönüşüyor. İşte bu yüzden Yargı yalnızca bir televizyon dizisi değil, Türk ekranlarının alışılmış kalıplarını yıkan, hem dram hem kara mizah hem de toplumsal taşlama barındıran eşsiz bir fenomen hâline geliyor.